
Güney Afrika Cumhuriyet’i için ”vize sınavı” mahiyetindeki Konfederasyon Kupası’nın hitamına müteakip (Ömer Üründül, ye-ter!) bu mis gibi kiraz mevsiminde mahdud bir vakit için televizyon ekranlarında futbolun görünürlüğü bir hayli azalacak. Dem bu demdir; televizyonlar kumsal voleybolu, motorsporları, tenis gibi varsıl muhit sporlarına meyledecek. İyi de olacak, hani!
Hakşinaslık muhakkak kaidesiz, istisnasız işletilmesi gereken bir müessese. Televizyonların müsabaka naklen yayınları futbolu çoğaltıyor, zenginleştiriyor, -oyun içerisinde- olup bitenin altını çiziyor. Hele işin içine Şampiyonlar Ligi gibi dev “prodüksiyon”ların suarelerinde dahil olan sinematografik imkanlar (zaten oyunun doğasında mebzul miktarda bulunan) sihri ve izleyenlerin temaşa hazzını misliyle çoğaltıyor – demezsek günahtır. Öte yandan egemen dili/ egemenin dilini, zelil bir orta sınıf pornografisi içerisinde her fırsatta, her dakika yeniden yeniden üreten ve her alanın üzerine pervasızca yürüten televizyon, futbolu da sömürgeleştiriyor (bkz: j. habermas). Alelade bir futbol olayı yorumsuz bir biçimde aktarılıyor(muş gibi) yapılırken dahi, insan çoklukla ”Bunlar gerçekten futboldan mı bahsediyor?” vehmine kapılabiliyor.
Ama hepsinden de evvel, insan ancak başka bir insanla ve yine futbol ancak insanla…
Arife ayandır, akşamüzerleri huzur ile hicranı kardeş kılan, kol kola yürüten, her ikisini iç içe sokan, ne o ne öteki, hem o hem öteki bir his uyandıran ve Ahmed Hamdi’yi anımsatan, anmayı farz kılan, çok okunmaz da okunsa çok sevdirecek birşey/birşeyler vardır Antakya’da. ( Zira bir ihtiyarlıktır akşamüzerleri…) Annem ve Bernstein’i bitişik ve birlikte, omuzlarımda taşıdığım böyle bir akşamüzeri, 86. sigaram bitmeden henüz (İdeolojik bir fiil olarak “çok sigara içmek”… Çok şükür defterlerimden Freud diye bir zübeyr geçmemektedir.), müessir iki serbest vuruşa beraber alkış tuttuğumuzu, futbolu neden bu kadar çok sevdiğimi hiç unutmayacağım.
”Alnım öp ki, şeyh galib arda gol atsındır”a…








