
Sheikh Mansour Bin Zayed Al Nahyan’a ve Haldun Üstünel’e en derin hürmetlerimizi arz etmegi boynumuza borç telakki ederiz!!!
* Yaygın bir Arapça hayret ifadesi.

Sheikh Mansour Bin Zayed Al Nahyan’a ve Haldun Üstünel’e en derin hürmetlerimizi arz etmegi boynumuza borç telakki ederiz!!!
* Yaygın bir Arapça hayret ifadesi.

Evet, Uzun seneler RUA takımında oynadım. Bana hala dün gibi geliyor. Ancak 1940′ta futbol ayakkabılarımı tekrar ayağıma geçirdiğimde .aslında dün olmadığını fark ettim. Daha ilk yarı bitmeden, dilim nisan sıcağında, Tizi Ouzo’da gezen sokak köpekleri gibi dışarı çıkmıştı. Bu sayede bana dün gibi gelen tarihin aslında 1928 olduğunu hatırlamış oldum. Belcourt’da oturduğum ve orada Gallia-Sport adında bir takım olduğu halde neden orada başladığımı allah bilir. Bir arkadaşım vardı, beraber yüzmeye giderdik ve o Montpensier’de su topu oynardı. Hayat böyle tesadüflerden oluşur zaten. Montpensier takımı da belirsiz sebebler yüzünden Manoeuvres sahasında çalışırdı. Stat, bir forvet oyuncusunun tibia kemiğinden bile daha engebeliydi.Futbola başlar başlamaz ilk olarak topun size asla beklediğiniz taraftan gelmeyeceğini öğrendim. Bunu öğrenmem bana varoluşumun kalan zamanlarında ve özellikler büyük şehre taşındıktan sonra oldukça yardımcı oldu. Montpensier’de geçirdiğim bir sene ve bir o kadar engebeden sonra, bana bir üniversitelinin benim gibi lise takımında değil RUA’da oynaması gerektiğini söylediler. O günlerde beraber yüzmeye gittiğimiz arkadaşımla artık görüşmüyorduk. Aramızda herhangi bir küskünlük yoktu, sadece o artık suyun berrak olmadığı Padovani’de yüzmeye gidiyordu. Bunun sebebi de tıpkı su gibi pek berrak değildi. Ben onun sebebini tanıyordum. Güzeldi ama iyi dans etmiyordu. O günlerde be benim bir kadında kabul edemedğim bir durumdu. Ayağa basmak erkeğin işidir, değil mi? Bu yüzden arkadaşım ve ben, birbirimize görüşürüz dedik. Aradan yıllar geçti. Çok zaman sonra Padovani isimli restorana gittim (berrak sebeblerim vardı). Benim arkadaş, o özürlü kızla evlenmiş, o da bir şeyi yasak edecek ya, kocasına yüzmeyi yasak etmişti.
Nerede kalmıştım? Evet RUA. Benim için üniversite takımında oynamanın bir mahsuru yoktu. Önemli olan oynamaktı. Pazar gününden antreman günü olan perşembe; perşembedeb maç günü olan pazara kadar sabırsızlanırdım. Sonunda genç takımın kalecisi olmayı başardım. Evet, çok basit görünüyordu. Ama ben seneler, bölgeler boyu sürecek ve bitmeyecek bir ilişkiye girdiğimin farkında değildi. Bundan yirmi sene sonra, Paris sokaklarında ya da Buenos Aires (eveti bu da başıma geldi), RUA adını duymanın bile kalbimi dünyanın en acayip ritminde çarptırmaya yeteceğini bilemezdim. Hazır itiraflara başlamışken, Paris’teyken sırf forması aynı mavi- beyaz renklerde diye, tutmaya karar verdiğim Paris Racing Club’ın maçlarına gittiğimi söyleyeyim. Racing’de de aşağı yukarı RUA’yla aynı takıntılar var. Denildiğine göre ”bilimsel” oynuyorlar ve bilimsel olarak kazanmaları gereken maçları kaybediyorlar. Yine söylediklerine göre bu değişecekmiş. Belki gerçekten biraz değişmesi gerek, ama çok değil. Çün kü ben bu yüzden takımımı çok sevmiştim. Evet, Kazandığımız zaferin çoşkusuyla birleştiğinde. Ama aynı zamanda, kaybettiğimiz akşamlarda hissettiğim o engelleyemediğim ağlama duygusu yüzünden.
Defansta Büyük vardı, yani Raymond Courd. Hafızam beni yanıltmıyorsa, işi bayağı zordu. Bizimle sert oynarlardı. Karşılarındaki öğrenciymiş, babalarının oğluymuş, bir şey değişmezdi. Bizimkiler, sahanın her köşesinde başak gibi biçilirdi. Dolayısıyla buna karşı durmak gerekirdi. Biz bir yandan ”adam gibi” oynamak zorundaydık, çün kü RUA’da altın kural buydu. Öte yandan ”erkek gibi” oynamamız beklenirdi, çünkü sonuç itibariyle erkektik. Zor denklem! Sanırım bu kurallar bugün de aynıdır. Hatta bundan eminim. En zoru ise Olimpik Hüseyin Dey ile oynamaktı. Stat, tam mezarlığın yanındaydı. Direkt geçiş. zavallı kalecinin, yani benim, vücuduma çalışırlardı. Roger olmasaydı, daha çok çekerdim. Karşı takımda Boufarik, bir de şişman forvet (ona ”karpuz” derdik) vardı. Bütün ağırlıgıyla, düzenli olarak, en çok böbreklerime çalışırdı; tabii tibia kemiğime kramponlarla yaptığı masajları, elinde kalan formamı, vücudumun soylu bölgelerine atılan dizleri, kale direği ve benden mamul sandviçleri saymazsak. Kısacası maçlar sert geçerdi. Ve her defasında Karpuz benden ”pardon evlad” diye özür dilerdi, yüzündeki sırtlan gülüşüyle.
Kesiyorum. Bana ayrılan bölümü çoktan doldurdum. Üstelik duygulanmaktayım. Evet, Karpuzun bile iyi tarafları vardı. En azından, dürüst olalım, biz de ona karşılık verdik. Dürüst olmalıyız, çün kü bize öğretilen ilk kural buydu. Zaten artık canım şaka yapmak da istemiyor. Çün kü aradan geçen yıllarda dünya bana çok başka karşılaşmalar gösterdi. Ama bugün ahlak ve insanların yükümlülükleri konusunda ne biliyorsam, bunu spora borçluyum ve RUA’da öğrendim. Gençliğimin bu büyük ve güzel imajını benim için ayakta tutun, çün kğ o ayakta kalırsa, biz de ayakta kalırız.
Albert Camus
19 Aralık 1957 France Football
Çeviren: Banu Kılıçoğlu

Güney Afrika Cumhuriyet’i için ”vize sınavı” mahiyetindeki Konfederasyon Kupası’nın hitamına müteakip (Ömer Üründül, ye-ter!) bu mis gibi kiraz mevsiminde mahdud bir vakit için televizyon ekranlarında futbolun görünürlüğü bir hayli azalacak. Dem bu demdir; televizyonlar kumsal voleybolu, motorsporları, tenis gibi varsıl muhit sporlarına meyledecek. İyi de olacak, hani!
Hakşinaslık muhakkak kaidesiz, istisnasız işletilmesi gereken bir müessese. Televizyonların müsabaka naklen yayınları futbolu çoğaltıyor, zenginleştiriyor, -oyun içerisinde- olup bitenin altını çiziyor. Hele işin içine Şampiyonlar Ligi gibi dev “prodüksiyon”ların suarelerinde dahil olan sinematografik imkanlar (zaten oyunun doğasında mebzul miktarda bulunan) sihri ve izleyenlerin temaşa hazzını misliyle çoğaltıyor – demezsek günahtır. Öte yandan egemen dili/ egemenin dilini, zelil bir orta sınıf pornografisi içerisinde her fırsatta, her dakika yeniden yeniden üreten ve her alanın üzerine pervasızca yürüten televizyon, futbolu da sömürgeleştiriyor (bkz: j. habermas). Alelade bir futbol olayı yorumsuz bir biçimde aktarılıyor(muş gibi) yapılırken dahi, insan çoklukla ”Bunlar gerçekten futboldan mı bahsediyor?” vehmine kapılabiliyor.
Ama hepsinden de evvel, insan ancak başka bir insanla ve yine futbol ancak insanla…
Arife ayandır, akşamüzerleri huzur ile hicranı kardeş kılan, kol kola yürüten, her ikisini iç içe sokan, ne o ne öteki, hem o hem öteki bir his uyandıran ve Ahmed Hamdi’yi anımsatan, anmayı farz kılan, çok okunmaz da okunsa çok sevdirecek birşey/birşeyler vardır Antakya’da. ( Zira bir ihtiyarlıktır akşamüzerleri…) Annem ve Bernstein’i bitişik ve birlikte, omuzlarımda taşıdığım böyle bir akşamüzeri, 86. sigaram bitmeden henüz (İdeolojik bir fiil olarak “çok sigara içmek”… Çok şükür defterlerimden Freud diye bir zübeyr geçmemektedir.), müessir iki serbest vuruşa beraber alkış tuttuğumuzu, futbolu neden bu kadar çok sevdiğimi hiç unutmayacağım.
”Alnım öp ki, şeyh galib arda gol atsındır”a…

Milli ligin kuruluşundan sonra, doğal olarak, üç büyük kulübe Anadolu’dan yeni taraftar akışı azalmaya başladı. Hatta, işin bir yerde sonunun geldiğini varsayanlar da var. En iyisi bunun kolay bir önyargı olduğunu söyleyerek konuya girmek.
Galatasaray taraftarı ayrık kişidir; çoğu zaman da toplum içinde ”ayrılmış”, ya da kendini ‘’seçilmiş” sayan kişi. Köşeye itilimiş değil, ayrı düşmüş.
Roman kişisi.
Posterini Fenerbahçeli gibi başucuna koymaz; Beşiktaşlı gibi arabasının camına yapıştırmaz. Hem posteri değil, albümü var onun; yastığının altına saklar. Albümünü kıskanır. Bu yönleriyle ilginçtir ve öbürlerinden hemen ayrılır.
Bütün Fenerbahçelilerin ve bütün Beşiktaşlıların ortalaması alınabilse, ortalama yurttaşın profili çıkar karşımıza.
Ortalama Galatasaraylı üzerine düşünüyoruz ya, gerçekte, Galatasaraylı tip Türkiye yüzeyinde hiçbir ortalamaya girmez. Bir marjinal, bir Vatikan, bir Halet Efendi, bir yara, bir düş kırıklığı, bir üstünlük, bir başarılar zinciri, bir doğal yapaylık, bir insan sesi… Maç günleri dışında enikonu soğukkanlıdır. Kibardır; hiç küfretmez; şemsiyesi her an hazır.
Gizli çılgın. Drama içindedir.
Bilir, Fenerbahçe’nin baba’ları; Beşiktaş’ın dayı’ları; Trabzonspor’un sahipleri vardır; kendi kulübünün ise, yöneticileri… Galatasaraylı kendini kulübüne ilişkin görmez, sanki kulüp ona ilişkindir.
Fenerbahçeli doğulur.
Galatasaraylı olunur.
Kulüpte neler oluyor, yönetim kurulu, hatta onur kurulu üyeleri kimlerdir, bunları bilir. Menajerle antrenör, onunla da teknik direktör arasındaki ayrımları iyi değerlendirir. Rakip takımı nesnel biçimde irdeler. Fenerbahçelinin tavla, Beşiktaşlının dama (Trabzonsporlunun ‘’sağlam” dokuztaş) oyunculuğu karşısında, satranççıdır o; Fenerli gibi yalnız kendi pullarına, Beşiktaşlı gibi yalnız boş karelere bakarak oynamaz; karşı hamleleri de izler. Stadyumlarda oyuncular değil, masa başlarında taraftarlar karşılaşsalar, şampiyonluk her zaman Galatasaray’ın olurdu.
Bizans’ta Nika isyanına (532) yol açan olayların içinde Galatasaraylılar da (yeşiller) vardı; ama mutlaka, General Belizarius’la birlikte o isyanın bastırılmasında da onların katkıları oldu. Sonuçta hipodromda 30 bin Fenerli ve Beşiktaşlı öldürüldü.
Bugün de serbest giriş kartlarından en çok yararlananların Galatasaray taraftarı olduğunu söyleyemez miyiz?
Anadolu’da genel Galatasaraylı olmak bir tepki sonucudur; Galatasaraylı olma süreci bir azınlık ya da ayrıcalık itkisinin verimleriyle beslenir. Yalnız kişidir Galatasaraylı. Küçük, hatta görünmez tatlara fena alışmış gibidir. Değişik içkiler arar. İşyerinde ve çarşıda bir saygınlığı vardır. Ne var ki bu durumunu evde her zaman sürdürmesi zordur. Çünkü eşi ve çocukları Fenerbahçelidir. Her fırsatta ”Brezilya milli takımı’nın dünyanın Fenerbahçe’si” olduğunu söyleyiverirler.
Ortalama Galatasaraylının soyluluk ya da yücelik tasladığını söylemek istemiyorum. Olduğu kadarıyla ve kişisel nitelikleriyle öyledir de. Ama genelev kadınlarının çoğunun Galatasaray taraftarı olduğu da sık sık vurgulanmıştır.
Galatasaraylıda seçkinlik ve dışlanma duygularu iç içedir. Milletvekilleri, tiyatrocular, eşcinseller, bankacılar (özellikler özel bankacılar), yayımcılar… Bütün bir Galatasarylılar kitlesi için de bu duygunun belirleyici öğe olduğunu söyleyebiliriz. Galatasaraylı güç ve güçsüzlük gerçegini, bencillik ve panik duygularını birbirine sarmalamıştır.
Fenerbahçelilik bir dindir. Galatasaraylılık bir tarikat.
Ortalama Galatasaraylı Nakşibendi’dir; Sünni mason; Tanrıtanımaz mürit.
Her şeyde kendine göre bir düzey arar. Yalnız ödül kazanmış kitapları alır. Cüzdanındaki yüz liraları bile törenle çıkarır. Çalıkuşu‘ndaki Kamuran’ı anımsatır. Beşiktaşlıyı nedense küçümser; Fenerli dostlarının yanında hoşgörü sözcükleriyle konuşur. Aslında diyalog değil, sayrılı bir monolog içindedir. Kulüp yönetimini başkalarına karşı her zaman savunur.
Geçmişiyle fazlaca övünür. Ve geçmişi, mutlaka okula bağlar. Evliya Çelebi’nin anlattığı öyküyü kendi adına zenginleştirmek için çırpınır. Gül Baba , Fatih Sultan Mehmed’e güller sunmuş; bunlar sarı, kırmızı güllermiş… Oysa Evliya’da sarı-kırmızı diye bir şey yok. Ama Galatasaraylı geçmişe sahip olmak için çok şey yapabilir. Hakkıdır da. Evet, Roman kişisi.
Fenerbahçeli bağıra bağıra çoğalır; Beşiktaşlı çığlıklarla tükenir. Galatasaraylınınsa ağzında, yerine göre alaycı, yerine göre çocuksu bir gülümseme vardır. O gülümseme altdudağın bir yanını aşağı çeker. Galatasaraylı o sırada aynaya bakmaktadır. Cici Necdet mi, Sezar Borjiya mı?
Cemal Süreya
Cemal Süreya; 99-Yüz / İzdüşümler- Söz Senaryosu, Adam Yayınları, 2004

Livorno:
İçi boşaltılmış bir eğlencelik, tehlikesiz bir romantizm unsuru değil.
Yeknesaklaşanların, flulaşanların, anlamsızlaşanların içerisinde bir başka varoluş biçimi, hala bir başka varoluş ifadesi.
Livorno:
Bir ihtimal -den de fazlası- bir güç.
Bir inat, ama sadece bir inat değil; bir hakikat ifşasıı,başka bir yol çağrısı, bastırılamayan pür-neşe bir ses.
A.S. Livorno Calcio:
Bir futbol kulübünden çok daha fazlası – bir başka dev; Mülhid Mustafa’dan bir nefes alıyorlar; Spartacus’e, Ernesto’ya, Marcos’a, Cabral’a, Mahir’e kardeşler; Lorca’dan bir söz söylüyorlar, Nazım’dan; Marx’ın rahlesine diz kırıyorlar
EVET İSYAN!
Toscana’dan, Fatsa’dan, Nasiriye’den, Chiapas’tan, Filistin’ten, Annares’ten
Be’hey Silvio, bekle; yine geliyorlar!