Kaleci

 

Evet, Uzun seneler RUA takımında oynadım. Bana hala dün gibi geliyor. Ancak 1940′ta futbol ayakkabılarımı tekrar ayağıma geçirdiğimde .aslında dün olmadığını fark ettim. Daha ilk yarı bitmeden, dilim nisan sıcağında, Tizi Ouzo’da gezen sokak köpekleri gibi dışarı çıkmıştı. Bu sayede bana dün gibi gelen tarihin aslında 1928 olduğunu hatırlamış oldum. Belcourt’da oturduğum ve orada Gallia-Sport adında bir takım olduğu halde neden orada başladığımı allah bilir. Bir arkadaşım vardı, beraber yüzmeye giderdik ve o Montpensier’de su topu oynardı. Hayat böyle tesadüflerden oluşur zaten. Montpensier takımı da belirsiz sebebler yüzünden Manoeuvres sahasında çalışırdı. Stat, bir forvet oyuncusunun tibia kemiğinden bile daha engebeliydi.Futbola başlar başlamaz ilk olarak topun size asla beklediğiniz taraftan gelmeyeceğini öğrendim. Bunu öğrenmem bana varoluşumun kalan zamanlarında ve özellikler büyük şehre taşındıktan sonra oldukça yardımcı oldu. Montpensier’de geçirdiğim bir sene ve bir o kadar engebeden sonra, bana bir üniversitelinin benim gibi lise takımında değil RUA’da oynaması gerektiğini söylediler. O günlerde beraber yüzmeye gittiğimiz arkadaşımla artık görüşmüyorduk. Aramızda herhangi bir küskünlük yoktu, sadece o artık suyun berrak olmadığı Padovani’de yüzmeye gidiyordu. Bunun sebebi de tıpkı su gibi pek berrak değildi. Ben onun sebebini tanıyordum. Güzeldi ama iyi dans etmiyordu. O günlerde be benim bir kadında kabul edemedğim bir durumdu. Ayağa basmak erkeğin işidir, değil mi? Bu yüzden arkadaşım ve ben, birbirimize görüşürüz dedik. Aradan yıllar geçti. Çok zaman sonra Padovani isimli restorana gittim (berrak sebeblerim vardı). Benim arkadaş, o özürlü kızla evlenmiş, o da bir şeyi yasak edecek ya, kocasına yüzmeyi yasak etmişti.

 Nerede kalmıştım? Evet RUA. Benim için üniversite takımında oynamanın bir mahsuru yoktu. Önemli olan oynamaktı. Pazar gününden antreman günü olan perşembe; perşembedeb maç günü olan pazara kadar sabırsızlanırdım. Sonunda genç takımın kalecisi olmayı başardım. Evet, çok basit görünüyordu. Ama ben seneler, bölgeler boyu sürecek ve bitmeyecek bir ilişkiye girdiğimin farkında değildi. Bundan yirmi sene sonra, Paris sokaklarında ya da Buenos Aires (eveti bu da başıma geldi), RUA adını duymanın bile kalbimi dünyanın en acayip ritminde çarptırmaya yeteceğini bilemezdim. Hazır itiraflara başlamışken, Paris’teyken sırf forması aynı mavi- beyaz renklerde diye, tutmaya  karar verdiğim Paris Racing Club’ın maçlarına gittiğimi söyleyeyim. Racing’de de aşağı yukarı RUA’yla aynı takıntılar var. Denildiğine göre ”bilimsel” oynuyorlar ve bilimsel olarak kazanmaları gereken maçları kaybediyorlar. Yine söylediklerine göre bu değişecekmiş. Belki gerçekten biraz değişmesi gerek, ama çok değil. Çün kü ben bu yüzden takımımı çok sevmiştim. Evet, Kazandığımız zaferin çoşkusuyla birleştiğinde. Ama aynı zamanda, kaybettiğimiz akşamlarda hissettiğim o engelleyemediğim ağlama duygusu yüzünden.

 Defansta Büyük vardı, yani Raymond Courd. Hafızam beni yanıltmıyorsa, işi bayağı zordu. Bizimle sert oynarlardı. Karşılarındaki öğrenciymiş, babalarının oğluymuş, bir şey değişmezdi. Bizimkiler, sahanın her köşesinde başak gibi biçilirdi. Dolayısıyla buna karşı durmak gerekirdi. Biz bir yandan ”adam gibi” oynamak zorundaydık, çün kü RUA’da altın kural buydu. Öte yandan ”erkek gibi” oynamamız beklenirdi, çünkü sonuç itibariyle erkektik. Zor denklem! Sanırım bu kurallar bugün de aynıdır. Hatta bundan eminim. En zoru ise Olimpik Hüseyin Dey ile oynamaktı. Stat, tam mezarlığın yanındaydı. Direkt geçiş. zavallı kalecinin, yani benim, vücuduma çalışırlardı. Roger olmasaydı, daha çok çekerdim. Karşı takımda Boufarik, bir de şişman forvet (ona ”karpuz” derdik) vardı. Bütün ağırlıgıyla, düzenli olarak, en çok böbreklerime çalışırdı; tabii tibia kemiğime kramponlarla yaptığı masajları, elinde kalan formamı, vücudumun soylu bölgelerine atılan dizleri, kale direği ve benden mamul sandviçleri saymazsak. Kısacası maçlar sert geçerdi. Ve her defasında Karpuz benden ”pardon evlad” diye özür dilerdi, yüzündeki sırtlan gülüşüyle.

 Kesiyorum. Bana ayrılan bölümü çoktan doldurdum. Üstelik duygulanmaktayım. Evet, Karpuzun bile iyi tarafları vardı. En azından, dürüst olalım, biz de ona karşılık verdik. Dürüst olmalıyız, çün kü bize öğretilen ilk kural buydu. Zaten artık canım şaka yapmak da istemiyor. Çün kü aradan geçen yıllarda dünya bana çok başka karşılaşmalar gösterdi. Ama bugün ahlak ve insanların yükümlülükleri konusunda ne biliyorsam, bunu spora borçluyum ve RUA’da öğrendim. Gençliğimin bu büyük ve güzel imajını benim için ayakta tutun, çün kğ o ayakta kalırsa, biz de ayakta kalırız.

                                                                            Albert Camus

19 Aralık 1957  France Football

Çeviren: Banu Kılıçoğlu

Use a Highlighter on this page
Paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Spurl
  • Technorati
This entry was posted in Edebiyat, Futbol and tagged , . Bookmark the permalink. Follow any comments here with the RSS feed for this post. Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

There are no comments yet, add one below.

Leave a Comment



FutbolClupevden eve nakliye-evden eve nakliyat-antalya nakliyatlaminat parkeben 10 oyunları yemek tarifleri pvc yer döşemesi