” çünkü onun üçlemesi demek; tapınmak demektir, kutsal kitap demektir”
” … Maddi varlıklar dünyasının son bulup gayb alemin başladığı noktada. Rabbin meleği belirdi. Şeffaf kanatlarıyla. Çok güçlü ve güzel görünümlü biri ve doğruldu o en yüksek ufukta iken. Bir başka inişini de gördü onun Allah’tan gelen nur yüküyle. Ve bahşedildi bahşedilecek olan. İlk yağmurlar vaktinde bordo yağmur sağnaklarıyla birlikte Rabbin meleği belirdi. Şeffaf kanatlarıyla. Çok güçlü biri ve güzel görünümlü ve doğruldu o en yüksek ufukta iken. Mavi renginde ince bir şerit takip ediyordu onu. Olacak olanı oldurması için… ”
Memnuniyetsiz yüzler toplaşıyordu. Sessizce toplaşıp fısıldaşıyorlardı. Toplaşıp: Broos’un ipi çekilmeli diyorlardı bu akşamüzeri. Oysa Broos kurtulacak diyordu Renaud ve karadeniz sislerinde geziniyordu. GÜNEŞ VE PATLAMA! 13.Eylül. 2009′un akşamüzeri İstanbul Olimpiyat Stadyumunda İBBspor’un Trabzonspor’a karşı oynadığı maç: 1-6 tamamlanıyordu. O akşamüzerinden önce bunu işaret eden hiçbir şey yoktu ve o akşamüzeri az rastlanan beklenmedik bir şey daha oluyordu. Trabzonspor’un altı golunden üçünü bir savunmacı kaydediyordu. Egemen’in üçlemesi.
Bu gollerin ilk ikisi kararlı ve huşunetle gelinip kudretli ve tartışmasız kafa vuruşlarıyla tamamlanan tipik savunmacı gollerindendi. Orta, koşu ve gol: Egemen’in üçlemesi. Rakip savunmanın adam, alan paylaşımı hatalarından sözetmek mümkün de koca cüsseyile üzerinize doğru gelen Egemen’in önü çıkabilmek orada durabilmek her zaman cesaret edilebilecek şey değil. Ama o üçüncüsü, üçüncü! nerdeyse Zlatan’vari ! Biraz daha hantal biraz daha beceriksizcesi! س و س ve biraz da tavşan hikayesi burdayım ve burdayım da! kelimenin tüm karşılıklarında ‘ağır’ bu adamın o nahiyede o kalabalığın içinde o kadar çabuk düşünüp o hantal bacakları o kadar hızlı hareket ettirmesinin ancak onun golden sonra işaret/ şahadet parmağını kaldırarak göge bakmasıyla açıklayabiliyorum: böylelikle gögün üçlemesi tamamlanıyordu ve vahdaniyet. Egemen’in üçlemesi!
Egemen’in fotoğrafı
Egemen’in fotografı üzerine düşünmek cezbedici bir o kadar bereketli. Sahadaki Egemen imgesi (imge için John Berber-Görme biçimleri sayfa 10 ) ise düpedüz nostaljik. Nostalji soylu bir his pekala devrimci bile olabilir. Geçmişiyle münasebeti gayet sakat bir ülkede Egemen ayrık bir tip. Onu seyretmekte bir müze duygusu var!( dinsel yanlarını düşünelim müzelerin.) Eksik olmayan sakalı, uzun saçları, güçlü, hantal yapısıyla 70′lerin muhteşem Trabzonspor takımından fırlmamış gibi. Egemen’in imgesi üzerine düşünmek Trabzonlular için neyin yanlış yapıldığı, neyin bir daha yapılamayacağına, neyin tekrar -ama yeniden- nasıl yapılabileceğine dair bir takım fikirler verebilir. Dedik ya nostalji unsuru Egemen. Nostalji: Geçmişle münasebet sıhhatli kurulabildiğinde ve muhasebe doğru yapıldığında pekala devrimci bir hisse de dönüşebilir. Bizans’ı alt edebilmiş yeğane anadolu takımı olan 70′lerin Trabzonspor’u da öyle değil miydi?
3 kasım 1982 Balıkesir doğumlu -hani insan Fatsa’lı olsaydı ya diye gönül geçirmiyor değil.- 1999′da Balıkesirspor’da zaten futbola da orda başlıyor.2000′de Kartalspor’da 2001′de Bursaspor’da hızlı bir şekilde yükseliyor. Ancak sivil düzeydeki bu hızlı yükselişi kamu düzeyinde bir karşılık bulamıyor ”milli” takım seçicilerinin ilgisine onsekiz yaş altı için 2, ondokuz ya altı için 6, yirmibir yaş altı için 4 kez mazhar olabiliyor. A takım içinse hiç davet alamıyor. Bursaspor için altı sezonda 155 karşılaşmada oynuyor ve sadece 5 gol kaydına muaffak olabiliyor zaten bütün bir kariyeri boyunca 3′ü bir maçta olmak üzere sadece 9 gole ismini yazdırabiliyor. 2008 yazında zahire toptancısı gibi alım yapan Trabzonspor’daSong’la beraber iş tutmaya başlıyorlar. 2009 yazından itibarende kulubten son firar eden Trabzonlu, Hüseyin’in boşaltığı kaptanlık görevini ifa ediyor. İfa ediyor zira Avni Aker’de bu biraz da ödenmesi gereken bir bedel.
Her ne kadar benim doğdugum yıl formasını çıkarmış olsa da okuduklarıma binayen galiba bir tek Terim’in dahil olmadığı Türkiye tarzı stoperlerin tipik örneği ya da Türkiye tipi stoper okulunun tipik mezunlarından. Haddimi çokca aşarak biraz teknik ayrıntıya gireyim; ne’menem şeydir bu Türkiye tipi stoper? Topla beraber alabildiğine maharetsiz, topa da rakibe de gaddar oysa ikisinin de canı var! Fundamental (temel bilgi mi demeli? ) olarak kısıtlı, boyuna posuna nazaran hava hakimiyeti zayıf, illa ki cengaver! beter markajcı. Zaman zaman ağır görünütüsünden umulmayacak kadar seri. Kimi vakit tüm kazmalığının rağmına hucumda acayip işler yapmaya kabil. – Santranın oralardan şamdel goller atmak. Bir maçta üçlemek gibi. – Ölümcül bir sakarlık yapma ihtimali her vakit baki. Her dem yüksek motivasyona muhtaç, motivasyonu ise ağır bir asabiyet, bir sinir harbi, hır-gür perverlik telakki etmiş garip bir zihniyetin evladı. Eyvallah kavgacılık savunmacılığın şanındandır da Terim’in, Özalan’ın, Korkmaz’ın vardırdıkları raddede bu kavgacılık enikonu itici oluyor ama Egemen bunun ayarını tutturabilmiş görünüyor. Öte yandan arafta biri Egemen; Ercan, Ömer Erdogan’gillerin bir seviye yukarısında Bülent, Servet’gillerin bir tık altında . Sabırsızlığıyla maruf Trabzon tribünleri bir seviye yukarı çıkabilmesini bekliyor. Umalım.
Hülasa hayatın her alanında olduğu gibi gitgide tek düzeleşen, herkesin herkese benzeştiği futbol aleminde hiç değilse saçı sakalıyla ayrık duran bir adam Egemen Korkmaz. Başka bir gözle de seyredebilecek nadir top işçilerinden.
Oyunun başlaması için herşey tastamam hazır görünüyordu…
Arjantinli Leo franco, iri yarı hırvat Galinoviç, çoşkulu ve sakar Sabri, eski İnter’li Karagounis, muhteşem sol ayağı ile ”Galatasaray’lı Kewell”, sağlıkçılar, malzemeciler, antrenörler, oyuna girebilmek için bekleşen yedek oyuncular, devre arası söylediklerinin bir işe yaramasını uman teknik direktörler, top toplayıcı çocuklar, güvenlik görevlileri, gözlemciler, temsilciler, stad amirleri, saha görevlileri, her anı izleyicilere nakleden kameramanlar, anlatıcılar, reji görevlileri, not alan muhabirler, en can alıcı kareyi kaçırmamak için tetik duran fotografçılar, oyunun neticesine göre Hank Tate’nin ya da Rijkaard’ın canına okumak için iştahlanan yorumcular, köşe işgalcileri, oyunun başlaması ile kıyameti kopramayı sessizce bekleyen ateşli taraftarlar, televizyon başında sabırsızlanan seyirciler, nihayet en temiz frekansı bulabilmiş dinleyiciler, hakem, dördüncü hakem, yan hakem herkes hazır görünüyordu. Hatta aut çizgilerine konuşlanmış fazladan iki hakem bile hazırdı.
Ve hakem oyunu başlatan düdüğü çaldı; ne var ki kimse yerinden kımıldayamadı. Bir kişiyi unutmuşlardı, bir kişi eksikti; küçük kız sahada değildi.
17. Eylül.2009, yagmurlu bir Maroussi gecesi Panathinaikos’un Galatasaray’a karşı oynadığı maçta gerçekleşti bu. Söylediklerim size ikinci sınıf bir varoluşcu saçmalığı ya da edebiyat düşkünü bir nihlist zırvalığı gibi gelebilir ama inanın sözlerim Yeboah şahitlerinin sözleri kadar hakikatli. Ciseleyen yağmurun altında maçın başlaması için herşey tastamam hazır görünüyordu. Hakem düdüğü çaldı ama kimse yerinden kımıldayamadı. O güne kadar Çek Cumhuriyeti karması adına otuzsekiz gol kaydetmiş olan Mezirici’li Baros, biraz şaşırmış biraz müstehzi bir ifade ile italyan hakeme dönüp: ” Hey baksana küçük kız buralarda değil.” dedi. herşey hazır görünüyordu ne var ki top yoktu. o yoktu. Onu unutmuşlardı.
Diyarbakırspor, dün (24 Ağustos) oynanan lig maçında sahasında Fenerbahçe’ye 3-1 yenildi. Maç esnasında stat içine çok sayıda yabancı madde atılırken, maç sonunda bir grup polisle çatıştı. Polis biber gazı ve tazyikli su kullandı. Çok sayıda kişi gazdan etkilenerek fenalaştı. Olaya tepki gösteren Diyarbakırsporlu taraftarlar, olay çıkartan grubun kendileriyle ilgisi bulunmadığını, olayın provokasyon olduğunu söylediler.(Bianet-25.08.2009)
Vukua gelenler Bianet’in aksettirdiğinden biraz daha fazlası idi. Kamerun’dan, İspanya’ya dünyanın pek çok yerinde sıklıkla karşılaşabildiğimiz artık nerdeyse vaka-i adiye’den olduğu üzere tribün cemaatinin birikimiş öfkesi bu defa da Diyarbakır Atatürk Stadyumunda infilak ediverdi. Kimileri vukubulmuş olanın şehir/bölge halkının Galatasaray sevgisinden kaynaklanmış sportif saiklere dayanan bir taşkınlık olabileceğini kimileri bölge gerçeklerinden muzdarip bölge gençlerinin öfkelerini,isyanlarını dışavurabilecekleri bir mecra( stadyum bu kadar rahat bu kadar kalabalık olabilecekleri ender yerlerden.) bulmuş olmalarından kaynaklanabileceğini ileri sürdü. Bunlar kısmen doğruluk payı bulunan önermeler. Kimileri bunun bir provokasyon olduğunu söyledi; Provokasyonun her türlüsüyle yaşamaya alıştırıldığımız bir ülkede bu da uzak bir ihtimal değil.Kimileri ise habis milliyetçi nefretlerini/zehirlerini akıtabilecekleri yeni bir fırsat bulmuş olmanın sevinçiyle ifritlerini üzerimize bir kez daha boca ettiler.
Şehir halkının tamamı değilse de esaslı bir bölümünün birtakım kabul edilebilir gerekçelerden ötürü – kulübün yıllarca şehirde görevli mülki amirlerce himaye edilmesi gibi - Diyarbakırspor Kulübü’ne olan uzaklığı, muhabbetsizliği. Diyarbakır Atatürk Stadyumu’nun kimi siyasi taleplerin dillendirildiği bir mekan olarak kullanılagelmişliğinin yokluğu. O gece hem stadyum içerisindeki hem stadyum dışarısındaki nümayiş olaylarına katılımcıların azlığı itibarlarıyla olayların siyasi nedenlerle vuku bulmuş olduğunu iddia etmek yanlış ve mübalalı olacaktır. Ancak olmuş olanların hiçbir siyasi nedene dayanmamış olduğunu iddia etmek de bir o kadar eksik ve yanlış olacaktır. Psikolojik yönüyle çoğu kez anlamsız bir görünüş arzedilebilen şiddet; Nedenleri yahut saikleri ne olursa olsun her zaman doğru yerlerde, müsebbip hedeflere yönelik olarak temayyüz etmeyebilir. O gece o çocukların o kadar hiddetlenmiş olabilmelerinin kendilerini amaçlarını gerçekleştirmekten ve düşündüklerin ulaşmaktan “alıkonmuş” , yoksun bırakılmış, “sürekli olarak engellenmiş” hissetmeleriyle kuvvetle bağlı. Yani; o gece o çocukların o kadar hiddetlenmiş olmalarının, oniki (rakamla 12) yaşında onüç (rakamla 13) kurşun sıkılmış bir çocukla, ondört (rakamla 14) yaşında Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanan çocuklarla, 23 nisan günü asayişi bozduğundan kafasına dipçik indirilen bir çocukla, namlı hapishanelerdeki; Filistin askılarıyla, ” altıncı kıta üçüncü mısra başla ulanlar” la, Otuzüçten biriyle, Etimesgut’tan kalkan teyyarelerle, dipsiz kuyularla, olağanlaşmış hallerle, özel hareketlerle, gizli istihbarat teşkilatlarıyla, yalanlarla, yasaklarla, inkarlarla, sürgünlerle, evden çıkıp dönemeyenlerle, çıkıp da dönmeyenlerle çokca ilgilisi var. Elbette bu onlar için beğenir ya da beğenmezsiniz Serhildan’ın bir parçası.Ve o gece orda olan olmayan memleketin herhangi bir yerinde, her yerinde tetik duran bu / bu gibi çocukların hiddeti: Cumhuriyeti böyle tasarlayan, böyle kuran, daha sonra böyle sevk ve idare eden, yumuşak lafzına rağmen ırkçı bir faşizme çabucak meyledebilen, elbette karmaşık, zorba zihniyet; Utanmak ve korkmak zorunda bırakılan alevilere, gitmek zorunda bırakılan rumlara, gizlenmek ve öfkelenmek zorunda olan müslüman tarikat müritlerine, horlanan eşcinsellere, kekeleyerek tekrarlayan Felsefe ve Hukuk talebelerine, sendikasız ve yoksul bırakılmış işçilere,( ki onlar çok uzağında şık hukuk bürolarının, çok uzağında Milli kütüphanelerin, gösterişli kitapevlerinin ve çok uzağında Edward Said’lerin, Tarık Ali’lerin, Tershanelerde, kot taşlama atölyelerinde öldürülmektedirler.) Başka bir halkı asimile etmek için ”zorunlu” gönderildikleri Kürdistan dağlarında, ovalarında düşekalmış erlere, sürülen,süründürülen, sindirilen, hapsedilen, öldürülen sosyalistlere, Hülasa; hiçbir vakit ”bir bütün” olamamışlarsa da bütün bir Türkiye halklarına karşı işlediği suçlardan ve günahlardan ötürü topyekün mahkum edilmedikçe ( ki bu mahkemelerde çözülebilir gibi bir iş degildir.) dinecek/ dindirelebilecek falan gibi de değil.
Pekala sakinleşim ama inanın ihtiyacımız olan bu degil. İhtiyaçımız olan: EVET İSYAN!
Galiba burada bazı noktaları dile getirmek gerekiyor. Söylediklerimin aşırı, kaba, indirgemeci, en iyimser ifadeyle heyecanlı bulunabileceğinin tamamen farkındayım. Ama ben de tıpkı Edward Said’in dillendirdiği gibi düşünüyorum: “bu girişimlere böyle bakılması mevcut kültürel anın bir yönü bence; bu anda eleştiri faaliyetinin toplumsal ve tarihsel ortamı, mülayim (özgür, apolitik, ciddi) bir bütün olarak nitelendirilemeyecek (genel ve taraflı terimlerle betimlenemeyecek kadar karmaşık) ve bir şekilde tarihin dışında olduğu düşünülen bir bütünlüktür. Yani – sırf eleştirel inat yüzünden – denenmesi gereken şey tam da mevcud hakim kültürün daha en baştan uygunsuz görmeye mahkum ettiği bu türden genellemeler, bu türden siyasi betimlemeler, bu türden toparlamalar yapmakmış gibi geliyor bana.” Bana da!
Pekala sakinleşelim ve konumuza dönelim:
Ama nasıl oluyor da bu maçtakinden daha azgın bir hiddet Ali Sami Yen’de tek kabahatleri o sezon şampiyon olmuş olmak olan Fenerbahçeli futbolculara yönebiliyor ya da geçen sezonunun daha ilk haftasında oynanan Trabzonspor- Sivasspor maçının tehir edilmesine neden olacak saha içi ve dışı olaylar patlak verebiliyor ve saha dışı gerilimin Diyarbakır kadar yüksek olamadığı/olamayacığı daha pek çok yerde sıradan futbol müsabakalarında şiddet seli patlayabiliyor?
Futbol oyunun doğasında taşıdığı gerilim ve sertlik, Futbolun bir takım oyunu olması nedeniyle ”öteki” yaratımına elverirliği, stadyumların mimarileri itibariyle kişileri kalabalık içinde anonimleştiren böylelikle kişileri olağan koşullardaki hallerinden daha rahat daha pervasız kılan yapıları, bizim gibi ülkelerde stadyumların sakin insanları dahi çileden çıkarabilecek fena fiziki koşulları, kolluk kuvvetlerinin şiddeti tahrik edici tutum ve davranışları, Kulup yönetimleriyle çıkar ilişkileri içersindeki çeteleşmiş taraftar grubları, yalnız kazananın varolabildiği bir ‘gösteri işine’ dönüşen futbolun gitgide sporun erdemlerinden soyunması, hep komplo teorileri peşinde koşan, sürekli başkalarını suçlamayı, sağa sola tehditler savurmayı adet edinmiş mafyöz kulup yöneticileri, zaman zaman işi kendi oyuncusunu dahi tartaklamaya kadar vardırabilen asabi teknik direktörler, sonu gelmez yoğun maç takvimleri içerisinde kazanmak hep kazanmak, iyi değil en iyi olmak baskınlarıyla sinirleri, bünyeleri harap edilen öyle ki; aleyhinlerine çalınmış ihtilaflı bir taç düdüğüne bile evi barkı yıkılmışcasına hezeyan edebilen luzumundan gergin futbolcular. Türkiye gibi ülkelerde spor kültürünün kurumlaşmamış olması, Spor medyasının manipülatif, provokatif, abartılı, rezalati nimet bilen yayın anlayışı. Kullandığı ağır cinsiyetçi, yoğun rekabetçi, saldırgan milliyetçi söylem diye sıralabilecek pek çok özgün sebeble beraber galiba şunun için ayrı bir paragraf açmak lazım:
Ama belki daha evvel şu ikisine değinmeden geçmemeli: Stadyumdaki şiddet gittikçe büyüyen toplumsal adeletsizliğin, derinleşen gelir eşitsizliğinin beslediği şiddet potansiyelinin yalnızca bir aksi ve hiç de medyanın öyle iştahla abartığı gibi ‘’terör’’ mahiyetine erişmiş değil. Futbol sporu tabiatından kaynaklı pek çok hasletiyle – herkesin oynayabileceği kadar basit bir oyun olması, oynanmaması için özel alanlara, özel malzemelere gerek duyulmaması gibi.- Bir yoksul sporu olagelmiştir. Futbol oyunu en azından modern futbol varoluşunu ve gelişimini yoksul emekçilere borçlu. Ona ruhunu üfleyenler yine yoksul emekçiler olmuştu. Dünyanın en eski futbol kulüplerinden Stoke City’nin demiryolu işçilerince köklü Almanya kulübü Schalke 04’ün kömür madeni işçilerince daha pek çok kulübün işçilerce kurulmuş olması tesadüf olmasa gerek. Hala da futbol seyircilerinin büyük bölümü alt ve orta sınıflardan gelmektedir. İşte bu hakikate kasıtlı bir vurgu yaparak stadyum şiddetini zaten toplumdaki çoğu fenalığın faili saydığı bu “kaba, cahil heriflerin” üzerine yıkmak isteyen fikriyatın aksine lüks/modern eğlence komplekslerine (buna stadyum civarlarını bu projelere uygun olacak şekilde dönüştürülmesi de dahil) dönüştürülen/ dönüştürülmek istenen stadyumlarla, şifreli televizyon yayınlarıyla birlikte futbol alt ve orta sınıflardan insanlar için bütçelerini zorlayacak bir mâli külfeti göze alarak dahil olabilecekleri bir eğlence yahut az görüntülü çok lakırdılı futbol programlarına razı olacakları bir televizyon eğlencesi. Yukarıda saydığımız gelişmelerden ötürü futbol çok bir vakitttir üst – orta sınıf eğlencesi olma yoluna girmiş durumda. Her ne kadar içinde bulundukları sosyal-ekonomik koşullardan ötürü yoksul kesimlerin şiddete daha yatkın olabileceği, şiddet kullanımının bu kesimler arasında daha yaygın olduğu doğruysa da bunun bir kesinlik, ”kaçınılmazlık” ifade etmeyeceği de bir hakikat üstelik şiddeti tetikleyebilecek pek çok neden ve değişkenin olabileceğini, sosyal rekabetçiliğin, bireyciliğin gizil bir şiddeti, toplumumuzun kültürüyle nerdeyse içselleşmiş şiddet alışkanlıklarıyla birleşerek sürekli olarak harladığını, tatminsizlik, tedirginlik gibi hislerin artık farklı sosyal sınıf ve kesimlerden pek çok kişiyce paylaşıldığını gözden kaçırmamalıyız. Hülasa stadyumlarda hasıl olan şiddet; Eşine kafa atan ekonomistin, yine eşinin yüzüne idrarını boca eden dilbilimcinin, sevgilisini doğrayan güvenlikli site sakinin, akademisyen annesini kesen üniversiteli kızın, linç girişimlerini ”halkımızın güzel bir tepkisi” diyerek onaylan, muayyen kimi günlerde ”halkına” kapattığı meydanlarda muzaffer komutan edalarıyla gezinen Emniyet müdürünün, sosyal statüsünü örtülü bir şiddet aracı olarak kullanmaktan keyif duyan kibar hukukçunun, talebelerine karşı hor gören, alaycı tavırlar takınmaktan melun bir haz duyan üniversite hocasının şiddetinden külliyen azede, çok da uzak bir şey değil. Vip girişlerinden “şeref” tribünlerine, localarına, numaralı koltuklarına ulaşan itibarlı kibar insanların ideolojilerinin de gayet elverişliliğiyle nasıl fanatik bir deliliğe kapılabildiklerine defaat ile şahit olmamış mıyızdır?
Son söz yerine: Stadyumdaki şiddet; Al,çek,kopar, yüksel, sahip ol dünyasının doğası gereği yarattığı şiddetin sadece bir veçhesi. Kapitalizmin -umarım- son kertesi olan Neo-liberalizm, bize çok eski bir yasayı dayatıyor: ”orman kanunu”… Mülkün temeline gömülen adalet, güçlünün insafı ve derinleşen uçurumlar… Şiddet stadyumda, şiddet evde, okulda, işyerinde, sokakta, şiddet konuşurken, evet şiddet “kapitalizmin ruhunda” ve biri kulağımıza fısıldıyor: Ya barbarlık ya sosyalizm!
Maçların başlamasına günler kalmışken üçü kaleci hepi topu ondört kişiyle çalışan bir takım için ilk maçta kümenin kıdemli, namlı, hele de yüzüncü yılında pek heveslinmiş takımından; Ceyhun’un (o da kıdemli) dramatik kısa filmine (kısacık özetlerden anlaşılan bu) rağmen koparılmış bir puan. Hemen onu takip eden haftada kümenin ”en” başalt (esasen muharir Beşiktaş’ın da başalt takım olduğu fikrindedir ya tartışmaya müsait bu mevzuudan uzak durmak yanlısıdır.) takımının çoşkulu taraftarlarının katılımıyla düzenledigi hoşgeldin partisini (bir gün bir baloya davet edilirsiniz bir de bakarsınız davetliler listesinde adınız yok.) berbat edip üç puanın hepsini alıp çıkmak en temkinli ifade ile umut, güven verici.
Bunu bir de Ziya Doğan’a söyletelim. Hoca Trabzon deplesmanından sonra: ”Bu galibiyete şu yüzden seviniyorum; oyuncularımıza bunu yapabileceklerini söylediğimizde tereddütleri vardı. Ancak şimdi bunu yapabileceklerini biliyorlar.” diyordu.
Daha umut verici olan ise Besim Abbas’in takıma dahil olması. Eğer ki can havliyle ;tesadüfi bir katılım değil de bir tasarruf iradesi, bir bilinçli yöneliş ise bu; Yıllardır bölge halkının ”öldüresiye” sevdiği mülki,idari amirler, bölgede muvazzaf paşalarca himaye edilegelen takımı bölge halkınından kılacak, desteği ve çoşkuyu misleyecek, takıma hüviyet, hususiyet kazandıracak bir hamle bu. Degil mi ki? Farozlular söylencesinden bu yana hiçbir Trabzonspor takımı Shota’lı takım kadar sevimli değildi! Bölge (Bölge halkı oraya Kürdistan diyor. Muharrir de bu deyimi benimsiyor.) çocuklarından tertip olunmuş bir takımla verilecek bir düşmeme mücadelesi; Sekiz nafile yabancı, Sittin tane içi geçmiş Süper lig kaşarı, birkaç İstanbul eskisinden devşirelecek bir takımın vereceği orta sıra mücadelesinden her durumda evladır!
İki temenni: ”Diren ha Diyarbekir diren!” Ve Trt Şeş maçların tekrarını yayınlasa ya!
Hagi’nin Dortmund deplasmanındaki hikmeti-i ifşasıyla kendinden geçen Terim’in hiddetli sevinçine maruz kaldığı an. Hafızalardaki en berrak Müfit hoca fotografı bu. Hocayı en iyi açıklayan en azından kulubedeki Müfit hocayı en iyi açıklayan fotograf bu. Sessiz adam, Hayır dilsiz adam, Gölgedeki adam, gölgesiz adam, edilgen! Hoca çoklukla şu iki halde yansır kameralara; ya Terim’in hemen yanıbaşında sinik, tedirgin bir ifadeyle maçı seyretmektedir yahut yine birşeye (ama neye?) acayip öfkelenmiş Terim’in serzenişini, sitemini, azarını yine sinik yine tedirgin bir yüz ifadesiyle dinlemektedir zaten hep sadece dinlemektedir. Sevinirken dahi Terim’in bir iki adım gerisinde bir gözüyle Terim’i kollayarak daha kötüsü Terim’e taabi olarak ölçülü ve edebiyle sevinmektedir. Bir çoşku anında Terim’in önüne fırlamasını, onun sevincini gölgeleyecek bir sevinc içinde olmasını yani Sivasspor-Trabzonspor maçındaki Tercüman-Broos fotografını bu ikili için düşünmek bile imkansızdır. Hülasa Abi, Reis, Başkanım, Sayın amirim / Sayın müdürüm, Saygıdeğer büyüğüm, Buyrun paşam tavırlarının futbol sahasındaki kusursuz aksi, tam tekabülünün vucud bulmuş hali: Müfit Erkasap
John Neeskens
Amsterdam-Barselona hattı Madame Tussauds müzesinin en nadide en göz alıcı üyelerinden, Che’nin* Cosmos’tan takım arkadaşı şimdilerde Galatasaray yedek kulubesinin eş başkanı. Terim’in nerdeyse Teokratik (Terim’e çokca yakıştırılan ”karizmatik lider” tanımıyla ifade edilmek istenen galiba bu.) Temeli ve meşruiyeti tartışılamaz, sorgulanamaz, ”kutlu” ve sınırsız ve sorumsuz iktidarını her fırsatta ama gerçekten yerli yersiz her fırsatta hatırlatmak zorunda hissetigi monokratik yönetim anlayışının tam tersi biçimde İktidarını bir takım açık ve zımni sözleşmelere dayandıran, bu sözleşmelerden dogan iktidarını bir zor aracı olarak kullanmaktan kaçınan, sözleşmelerin taraflarıyla yetkilerini paylaşmaktan goçunmayan Rijkaard yönetim anlayaşına bağlı olarak temayüz eden Neeskens portresi; Katı bir hiyeraşiye lüzum duymadan da herkese ifade ve karar hakkı tanıyan, hakkaten demokratik (bundan murad müteşebbis hürriyetinden başka bir anlam ifade etmeyen boktan temsili burjuva demokrasisini kutsamak değildir.) kollektivist yöntemlerle de sıhhatli, başarılı (ama gerçekten çok başarılı) bir idarenin mümkün olabileceğine dair ”ezber bozucu” demeyeceğim! (zira bu zanaati Baskın Oran’a bırakıyorum. ) zihin açıcı misaller veriyor.
Dünya Kupası veya Avrupa kupası gibi büyük futbol olayları, futbol sporunun altkültürel bir katılım (Linder/Breuer 1979) olmaktan çıkarıp kitlesel medya eğlencesi heline dönüştüğünü en açık şekilde belgeliyor. Bu popüler spor türünün kitlesel medya tarafından işlenişinde, ikili bir indirgeme süreci meydana geliyor: Bir zamanlar ”toplumsal bir hadise” (Stollenwerk 1980) olan olay, kamusal boyutundan koparılarak gollere, isimlere ve sonuçlara indirgeniyor. Ayrıca televizyondan naklinde – özellikle özet yayınlarda- takım oyunundaki karşılıklı etkileşim aktarılmadığından, oyun karmaşıklığını yitiriyor (Paris 1983). Milyonlarca televziyon seyircisi canlı yayına rağmen, ”gerçeklik ikamesi” olarak ”orada olma” duygusunu (Berg 1980) veren otantik bir haber aktarımını yaşamıyor: futbolun medyatik -teknolojik gelişmeleri izleyen- sahnelenişine tanık oluyorlar. Böylelikle örneğin belirli aktörlere veya sahada olan bitenin canalıcı noktasına yönelen ‘zoom’lar, ana kamerayla kale arkası kamera arasında hızlı gidiş geliş, tekrarlar, ağır çekimler veya bir maçın en ilginç sahnelerinin kurgulanması, başka bir gerçeklik biçimi ortaya çıkarıyorlar. Futbol oyununun medyatik (yeniden) üretimiyle, kendine özgü bir televizyon gerçekliği meydana geliyor -yeni bir ürün yaratılıyor: televizyon futbolu.
Televizyon futbolu, seyircinin dikkatini her türlü teferruattan arındırılmış futbol maçına odaklaştırılıyor, yönlendiriliyor, Hedefi ise televizyonun ayrılmaz ilkeleri olan eğlence, gerilim ve dramatikliğin mükemmel bir uyarlaması.
Böylelikle medyatik işlem futbol sporunun algılanışını değiştiriyor. ”Kitlesel medyayla aktarılan bu algılama biçimi bir kez toplumsallaştığında, futbol oyunun ”yerinde”, stadda algılaqnması kaçınılmaz olarak eksikli hale geliyor.” (Reiter 1988)
Bu durumun sahadaki futbol yansıyan geriye dönük etkileri olması da kaçınılmaz: Bir yığın rekabete ve ekonomik bağımlılığa esir olan futbol, gözle görülür biçimde televizyonun önceliklerine tabi oluyor ve adım adım bu medya yapımı ürüne yaklaşıyor.
Televizyon ve Futbol
Televizyonla futbol işlevsel bir faaliyet ilişkisi bağlantılandırılıyor, Daha 50′li yıllarda, bu medya henüz emekleme çağındayken, televizyon futbolu programına almıştı. Ve futbol televizyonun eşiği aşmasına, değişik gelişme evrelerinde, çok yardım etti.
Örneğin 1954 yılında, ilk kez bir futbol dünya şampiyonası İsviçre’Den canlı olarak naklediğinde. On iki ay içinde Federal Almanya’daki televizyon aygıtı sayısı yaklaşık 11.000′Den 85′000′in üstüne çıktı (Mikos 1982). Federal Alman takımının onu dünya şampiyonluğuna taşıyan galibiyet dizisi televziyon aygıtı satışındaki artışa tartışmasız katkıda bvulunmuştu; öyle ki Federal Almanya tarihinde ilk kez o zaman bir kitle iletişim aracı olarak televizyondan sözetmek mümkün hale geldi. 1970′de Meksika’daki dünya kupasının yayınlanması, televizyonun teknolojik yeniliklerinin yaygınlaşmasında futbolun ne kadar öenmli bir yeri olduğunu kanıtladı. Bu büyük olayın yayını, Federal Almanya’da renkli televizyonun kesin olarak perdeyi yırtmasını getirdi. 80′li yıllarda da kablolu iletişim temelli özel televizyon kuruluşları, özellikle futbol yayınları sayesinde medya pazarında yer tutabildiler.
Futbol yayınları -kültürümüzde kendini algılamanın en eönemli biçimi haline gelen (Postman 1985) – televizyona ”program kılavuzu” olarak hizmet ediyor (Hackforth 1975). Şimdiye değin kurumlaşmış olan birçok yayın biçimi televizyona futbol haberciliği kanalıyla girdi: Orjinal nakiller,ARD (Alman TV’sinin 1. kanalı) Spor Stüdyosu’na benzer magazin yayınları, spor stüdyosu modeline dayalı yarışmalar ve talk-show’lar türünden eğlence programları. Televizyonla futbol arasındaki uyum ilkin 50′li yılların sonlarında, televizyon ayda beş ila yedi maçı canlı olarak yayınlar hale gelince bozuldu. En üst küme maçlarında yaşanan belirgin seyirci kaybı, televizyonla futbol arasındaki temel çelişkiyi açığa çıkardı: Seyircinin teveccühüne mazhar olmak için rekabet.
Futbolun profesyonelleşme ve ticarileşme derecesinin düşüklüğü, parasıyla bilet alarak stada gelen seyircilere olan mali bağımlılık ve böylelikle televizyon karşısındaki bağımsızlık, bu rekabetin futbol sporu lehine sonuçlanmasını mümkün kılıyordu: Naklen yayın sürelerinin azaltılması, rakibi geriletti. Futbol yöneticileri televizyona müdahale ettiler ve futbolda federal (1.) lig’in kurulmasından (1963) itibaren lig maçlarından naklen yayın yapılmadı. Televizyon ”doruk anları montajlayarak” (Berg 1980), en önemli maçların ilginç sahnelerini kurgulayıp beş ila on dakikalığına sonradan gösterebiliyordu.
Geriye bakıldığında, pazarlıklarla elde edilen bu başarının belki de futbol sporu için bir pirüs zaferiolduğu anlaşılıyor: ”doruk anların montajı” nın teknolojik olarak gittikçe geliştirilmesi, televizyona bütün teknik imkanları ve numaraları devreye sokarak sportif mücadeleyi dinamikleştirme ve sahneleme (Hopf 1979) fırsatı verdi – görünen o ki, futbolun gerçek kalitesini sömürerek, içini boşaltarak. ”oyunun dümdüz filme çekilmesi” (Riha 1980) televizyonun talepleri için yeterli olamaz, bununla pek bir ”gerçeklik ikamesi” de sağlanamazdı.
Televizyonun teknolojik yenilikleri, yapay bir samimiyeti ve yakınlığı tahrik etmeyi, ayrıca sportif hareketi dinamikleştirmeyi hedefliyor. Televziyon seyircileri oyunu gittikçe daha yoğun ve ayrıntılara odaklaşmış olarak algılıyorlar. Burada sözkonusu olan, televizyonun, izleyicileri oyun akışına bağlama ve olan bitenin oturma odasının dar mekanına aktarmanı kolaylaştırma çabasıdır. Sanatın bütün imkanlarının icaplarına göre kızıştırılarak yoğunlaştırılan medyatik işlemle, insan oyunun akışının hakiki çevresel ortamına ilişkin görünüşünü kaybeder; bu oyun, ekranda yoğunlaşandan çok daha normal ve sıradan görünür…
…
Andreas Klose; Futbol ve Kültürü,İletişim yayınları,2004
Bilmelisin her insan ölür ve her antrenör bir gün kovulur ve sevgilim:
Olacak oldu; Kim kadere karşı gelebilir? Kim dünyada biraz sevilir de nankörlük ile karşılaşmaz? Kim muradına erer de aldanmaz? Kim hava ve hevesine kapılır da zarar görmez? kim kendini kadına kaptırır da müsibetle karşılaşmaz? Kim kötülerden bir şey ister de mahrum kalmaz ve kim fena insanlarla düşer kalkar da selametten uzak düşmez? Velhasıl kim hükümdarın kapısında düşer de gadre ugramaz? Ne doğru söylemişler kimilerinin, arkadaş oldukları kimselere karşı vefasızlıkları ve kaybettikleri dostlara karşı teessürleri bir dost kaybettikçe, yenisinin karşılayan fahişelerin vefasızlığına ve teessürüne benzer…
Hayır sevgilim; unutmadık dogru söylediğin için kovulduğunu ama bilmelisin ki sevgilim, bu yüzden vurulanlar oldu…
Çok bir vakit önce ilkin ”Devrimciler”başlığıyla daha uzun, gayet ciddi, pek akademik bir makale olarak düşünüldü bu yazı.(hakkı da budur.) Lakin akademiyle aramdaki beş yıllık nahoş hukuktan ve dahi bir takım mucbir sebebten (üzerinize afiyet bu ”mucbir sebeb” lafını Hukuk Fakültesinde ögrendim çok fiyakalı laftır.Ahmed Arif bile kullnamıştır vesselam.) ötürü savlarımı destekleyecek kaynakları yok ettim. – Bu satırlardan sonra muharririn ( hiç de haz etmem bu yazar-okur, şair-okur ayrımlarından. Bilhassa altı çizilen bu ayrımlar. Birilerine haddini bildirme düşkünü, başka biçim bir ayrımcılığın yoğun tesirinde düşünüşlerin kendi rahat ve imtiyazları için yaşam hududun belirlerken harice iteleme eylemiyle işbirliklerinin kanıtı. Diyelim ki tarife başka imkan yok, kurtulamıyoruz da bu sınıflandırma meftuniyetinden o vakit hiç değilse benden ırak olsunlar.) Bilim düşmalığına inceden bir ara pası attıgı zannedilmesin. Tövbe estağfurullah! Ancak egemen sınıfların güdümündeki bilimin kullanılış biçimlerine bir şerh düşmeyi bilecek kadar idrak sahibiyim hamdolsun!( burada muharrir kime, neden celallendiğini kendi de bilmemektedir. ) – Filhakika ( bu da çok fiyakalı laf bunun kadar fiyakalı bir de ”hulasa” var onu da ilk fırsatta kullanmak için can atıyorum. ) anlatılması gerekenin dinlemişliğinden geçikmiş bir yazı bu.
Neyse ben bunlardan bahsetmek değil ben Bülent Uygun herzevekilinden ondan da ziyade mevzubahis Şahsın kullandığı dil/söylem/diskur üzerinden -ne de olsa herşey evvela bir dil sorunudur. – (buna da paradigma diyorlar. Bu paradigma lafını da sosyoloji dersinde öğrenmiştim. ) dil sorunu/ efendi köle diyalektiği gibi çok çetrefil hususlarda acayip kallavi laflar etmek istiyorum.
-sahi ben bunu neden istiyorum? Neden istememeliyim? Bu tereddütlerin galiba Ronald Reagan’la bir ilgisi var.
Hayır az sonra tarif etmeğe çalışacağım kültürel vaziyetin Reagan’la başlamış olduğunu öne sürecek degilim ama zaten Ortaçağın bitip Yeniçağın başlaması da Osmanlı’nın İstabul’u ele geçirmesiyle (1453) olmamıştı. Öte yandan söyleceklerimin aşırı,gayr ıciddi, akademi dışı (zaten böyle bir kaygımda yok. kimilerinn akademik etik dediği soytarılığa kimilerinin bilimci tavrı dediği kaypaklığa da sırnaşacak değilim. – muharrir burda neden efelendiğini kendi de bilmemektedir.- ) bulunabileceğinin olabileceğinin pekala farkındayım ne var ki ısrarla denenemesi gereken şeylerin; halihazırdaki egemen kültürün daha en başından uygunsuz olarak ( ne de olsa bunlar ”mülayim” (özgür, apolitik, ciddi) sayılabilecek türden şeyler değil.) yaftalatacagı: ”bu” türden genellemeler, ”bu” türden politik betimlemeler, ”bu” türden toplamalar olduğunu düşünmek istiyorum. (ya da istendiriliyorumdur. )
” Örneğin, uzmanlık ve profesyonalizm kültü bakış açımızı o kadar daralttı ki bilgi alanları arasında pozitif ( örtük ya da edilgen degil. ) bir karışmazlık öğretisi yerleşiklik kazandı. Bu öğretiye göre genel halk kitlesini bilgisiz bırakmak ve insan varoluşunun en can alıcı yönetim sorunlarını ”bilirkişi”lere, yalnızca kendi uzmanlık alanlarından bahseden uzmanlara ve ”işin içindeki”lere, yani işlerin gerçekte nasıl yürüdüğünü bilme daha da önemlisi, iktidara yakın olma gibi özel ayrıcalıklarla donatılmış olan (genelikle erkek) kişilere bırakmak en iyisidir.” (1)
Hakim kültürün kuvvetli tazyikiyi fikir ve Akademi dünyası ile gündelik siyasetin, örğütlü iktidar ve devlet erki ile askeri güç ve iktisadi taksimat ve daha bir çok alan arasında fiili bağlantıları dahi görünmez kıldığına inanıyorum. Oysa tüm bu alanlar arasında kesilmez bir trafik ve dahi içeriklik sözkonusu hulasa ( şimdi yeniden farkediyorum gerçekten fiyakalı laf zamanın içinde salınıyor sanki.) bir ülkede kimin Vali olabiliğiyle o ülkede oynanan futbol arasında kaba dogrudan müdahelelerden öte derin kültürel bağlar mevcud olsa gerek sadece idari bir etkileşimde değil bu oyunun algılanış, oynama biçimlerine de tesir eden bağlar bunlar. Yani Bülent Uygun hiç farkında olmadan belki istemeyerek bir perrhesiastes cinayetine karışmış olabilir böyle bir durumda kendini temize çıkarmaya çalışması eni konu anlamsız,gülünç,saçma olacaktır neyle suçlandığını bilmezken hele düpedüz yersiz kaçacak bu savunma…
Foucault diye birinin kitabında görmüştüm ( insan sıkınlınca böyle şeyler yapıyor. ) bu ”parrhesia” lafını; Güçsüz durumunda olanın risk alarak konuşması fiiliymiş ”parrhesia”. bir filozof tiranı eleştirdiğinde, bir vatandaş çoğunluğu eleştirdiğinde, bir öğrenci bir öğretmeni eleştirdiğinde ”parrhesia” kullanabilirmiş. Foucault denen o kişi ” parrheisa” da konuşmacının (ona da ”parhesiastes” diyorlarmış.) özğürlüğünü kullandığını ve kandırma yerine dürüstlüğü, sahtelik ya da sessizlik yerine hakikati, hayat ve emniyet yerine ölümü, yaltaklanma yerine eleştiriyi, kendi çıkarı koruma ve ahlaki kayıtsızlık yerine ahlaki ödevi tercih ettiğini söylüyordu. ”Parrheisa” da konuşan kendi söylediğine inanır, belagata (retorik diyenler de var buna. sevmem. ) başvurmaz ve dolaysız konuşmuş çün kü Belagatın sağladığı teknik araçların belagat erbabının söylediği şey hakkındaki fikirlerinden bağımsız bir şekilde dinleyicilerin üzerinde hakimiyet kurabilirmiş ve ” parrhesiastes” in bunu istemezmiş.
Ben böyle birini biliyordum ve bir gün kendini ancak bir düşman ile açıklayabilen, varlıklarını ancak ölmek yahut öldürmekle anlamlandıra bilen, bağlarını ancak akan kan ile sağlayabilen birilerince Bülent Uygun’un arkasından ilkokul müsamereleri için bile gülünç kaçacak şiirler düzdügü birinin ‘’sürülmüş tarlalar” diye bahsettiği neferlerince sırtından vuruldu.
Ve ben bu işte ne kadar masumsam Bülent Uygun o kadar masum, ben ne kadar suçluysam o da o kadar ama bir farkla o güneş katlanıp dürülene dek, yıldızlar dökülene dek, dağlar yürütülene dek, gebe develer salına dek, vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getireline dek, denizler kaynatılana dek, nefsler birleştirilene dek, diri diri toprağa gömülen kız çocuguna ”hangi günah sebebiyle öldürüldün” diye sorulana dek, bir kelebeğin ömrü kadar futbol oynamasına rağmen Rıdvan Dilmen’in neden hala bu kadar çok sevildiğini anlayamayacak. belki hiç bir zaman anlayamacak
Bu nasıl iş. Bu ne biçim yazı. iyi nişan alırdı Asker Bülent. Bira içmez ağlardı babası güreşçi. sizden iyi olmasın hamasette birinci. Çok canım sıkılıyor. Kuş vuralım istersen.
* Foucault’un dediğine göre bir de kötüsü varmış bu Parrhesiates’ın o da ağzına geleni söyleyeniymiş.
1- Ronald Steel-Walter Lippmann and the American Century